Monday, 21 May 2012
Emek ve sınıf hareketiyle ilgili yazi ve haberler...

1 MAYIS 2008'İN ÖĞRETTİKLERİ / M. Can YÜCE

AddThis Social Bookmark Button

TC'nin 1 Mayıs 2008'de sergilediği vahşi bastırma tavrı, özünde, 1Mayıs 1977'de gerçekleştirdiği katliam çizgisinin açık, remi ve pervasız bir devamıdır! Amaçları açıktı:

İşçileri, emekçileri, onların sendikalarını ve devrimcileri bastırmak, yıldırmak ve teslim almaktı, icazetli 1 Mayısları yaratmaktı. Hükümetin 1 Mayıs'ı "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kabul etmesinin bir nedeni de buydu! 1 Mayıs'ın özünü boşaltmak için "Sizin istediğiniz biçimde ve yerde değil, devletin istediği biçimde ve alanda 1 Mayıs'ı kutlayabilirsiniz" diyor, bunu sopa, cop, bombalar, panzer ve diğer şiddet araçlarıyla dile getiriyorlardı!

Devamını oku: 1 MAYIS 2008'İN ÖĞRETTİKLERİ /  M. Can YÜCE

DEVLET VE 1 MAYIS! / M. Can YÜCE

AddThis Social Bookmark Button

TC, 1 Mayıs kutlamalarına yaklaşımını, İstanbul Valisinin ağzından çok net bir biçimde ortaya koydu: / "Her yıl yapıldığı gibi Kazancı Yokuşu'nda toplanılarak, Atatürk Anıtı'na ve Kazancı Yokuşu'na çiçek bırakılması, saygı duruşunda bulunulması uygulaması devam etmektedir. Bu sene de sendika yöneticilerinin ve temsilcilerinin burada saygı duruşunda bulunmalarına ve çiçek bırakmalarına elbette izin verilecektir. Buradaki etkinliği yapsınlar sendikalarımız ve daha sonra da kanunen belirtilen yerlerde mitinglerini düzenlesinler."

İcazetli 1 Mayıs kutlamalarına "evet" diyen İstanbul Valisi M. Güler, "Yasadışı" kutlamalara karşı ise devletin şiddet uygulayacağını şu sözlerle ortaya koyuyordu: "Kanuna riayet edenlere bizim karanfillerimiz hazırdır. Ancak uymayanlara uygulanacak kurallar bellidir. Polisimiz kendilerine verilen yetki çerçevesinde orantılı güç kullanacaktır"

Bu kadar açık ve net! Kuşkusuz burada konuşan salt bir vali ve onun tasarrufu değil, konuşan devletin kendisidir; dile getirilenler ise bir devlet politikasıdır; büyük tekellerin emek ve emekçi karşısındaki stratejik duruşudur!

Aynı devlet, geçen yıl 1 Mayıs kutlamalarını engellemek, işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin Taksim Meydanına yürüyüşünü önlemek için İstanbul'da sözcüğün tam anlamıyla terör estirmiş, emek, halk ve insan düşmanı yüzünü çok açık bir biçimde sergilemişti. Bu terör ve vahşetin boyutları o kadar korkunç ve iğrençti ki, kendini "liberal" olarak tanımlayan çevrelerin bile tepkisini çekmişti. İstanbul'un polis tarafından adeta yeniden "fethi" ve engelleme vahşetine rağmen devlet, işçiler, emekçiler ve ezilen kitlelerin taksim Meydanına yürüyüşünü engellemede başarılı olamamıştı. Belli ki bu yıl hem geçen yılın rövanşını almak istiyor, ama daha da önemlisi, 1977 1 Mayıs kutlamalarına karşı sergilediği katliamcı pratikte somutlaşan devlet politikasını ne pahasına olursa olsun sürdürme kararında görünüyorlar...

1 Mayıs 1977'de yüz binlerce işçinin kutladığı 1 Mayıs'ı devlet, kana buladı: 37 işçi yaşamını yitirdi, yüzlercesi yaralandı. Bu kanlı olay, bugüne dek aydınlanmadı, aydınlatılmadı. Kuşkusuz bu katliam, devlet politikasının kanlı bir uygulanmasıydı, o nedenle aydınlatılmadı, üstü kapatıldı, karalık dehlizlere gömüldü. Bu politika süreklileşen, dokunulmaz, değiştirilemez bir çizgi olarak sürdürüldü. 12 Eylül faşizmi bu çizgiyi kurumlaştırdı, 1 Mayıs'ı bir bayram ve tatil günü olmaktan çıkardı. Taksim Meydanını işçilere ve emekçilere bir daha açılmamak üzere kapattı. Dün İstanbul Valisi Güler tarafından büyük bir pervasızlıkla dile getirilen politika, aslında, 1977'de yürürlüğe konulan devlet politikasının devamından, güncel versiyonundan başka bir şey değildir!

İşçi ve emekçi düşmanlığı, aslında iktidarı yitirme korkusunun dışavurumundan başka bir şey değildir. İktidarı yitirme korkusu, belki de güncel gelişmelerin bir ürünü değildir, bu anlamda korkmalarını gerektirecek somut bir tehlike yok! Ama bu, stratejik ve bunun önayak olduğu "içgüdüsel" bir korkudur. TC Başbakanı Erdoğan'ın "Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar" sözü, bu korkunun ifadesi değilse nedir?

Kısacası, şiddet, bastırma ve "güç kullanma" TC'nin temel yönetme ve egemenliğini sürdürme, anlayışı, tarzı ve pratiğidir. Bu, bir siyaset kültürüne ve alışkanlığına dönüşmüştür!

Kürdistan'ı şiddet ve özel savaşla yönetmeye çalışanların İstanbul'u başka bir anlayış ve tarzla yönetmeleri mümkün değildir! Her gün dağlarımızı, köylerimizi, doğamızı bombalayanların, gençlerimizi katledenlerin, halkımızı işkencelerden geçirenlerin, İstanbul'da ve diğer yerlerde en temel hak istemlerini, emekçilerin yüz yılı aşkın bir süredir kutlayageldikleri "Mücadele, Birlik ve Dayanışma Günleri" 1 Mayıs'ı kutlamalarını "karanfillerle" karşılamaları mümkün mü?

Kürt, Ermeni, Rum ve diğer halkların düşmanı bir devletin emekçi, işçi, insan dostu olması mümkün mü?

"Sınıfsız, zümresiz bir toplum"; "vatanı ve milletiyle bölünmez devlet" çizgilerini her hücresine içermiş, başından beri her farklılığı bastırmayı kuruluş ve varoluş gerekçesi yapmış bir devletin emek ve emek hareketine hoşgörüyle yaklaşması mümkün mü?

Bu temel gerçeklerden şu temel sonucu çıkarmak ve bir kez daha kavramak durumundayız: Gerçekten de TC devleti, Kürtler, Ermeniler, Rumlar ve diğer ezilen halklar; emekçiler, işçiler ve ezilen sınıflar; her türlü farklılık ve muhalefet karşısında "bütündür", bütünsel bir politik program, çizgi ve stratejiye sahiptir! Kuruluşundan bu yana bu bütünsel duruşundan "taviz" vermedi. Dolayısıyla, Kürtler, Ermeniler, Rumlar ve diğer ezilen halklar; emekçiler, işçiler ve ezilen sınıflar; her türlü farklılığın mücadelesini ilke edinmiş demokratik muhalefet, devlet ve düzen karşısında bütünsel bir program, strateji ve pratik çizgi geliştirmek durumundadır! Kürdistan emekçilerinin somut görev ve sorumlulukları açısından ise şu noktaların altı çizilebilir:

"Türkiye'de Türk ve diğer halklardan emekçilerle ortak sınıf hareketinde, bunun en somut ve güncel platformu olarak 1 Mayıs etkinliklerinde birlikte olmak; bu anlayışı ve mücadele pratiğini içselleştirip güncel yaşamda uygulamak! İşte bütün mesele bu noktada düğümlenmektedir! Ortak sınıf ve emek hareketi ile hem özel savaşa, ırkçı şoven harekete, hem de Kürdistan ulusal kurtuluşunu düzene bağlama çabalarına karşı çok önemli bir barikat örülmüş olacaktır... Hem güncel tehlike ve tehditlere karşı güncel görevlerin başarısı için, hem de stratejik hedeflere doğru sağlıklı ve başarılı bir yürüyüş için bu anlayışın gelişmesi ve günlük yaşamda karşılığını bulması çok önemlidir." (Sosyalist-Şoreşger, 1 Mayıs 2008 Bildirisinden)

Emekçilerin, halklarımızın, devrimci dostlarımızın, yoldaşlarımızın 1 Mayıs Mücadele, Birlik ve Dayanışma Günleri kutlu olsun!

29 Nisan 2008

1 Mayıs Yaklaşırken... / M. Can YÜCE

AddThis Social Bookmark Button

1 Mayısa çok az bir zaman kaldı. "Tarafların" tavırları da büyük ölçüde netleşmiş bulunuyor. / 1 Mayıs, "Taraflar" açısından önemli bir güç ve kararlılık gösterisinin gerçekleştiği anlamlı bir gün... Bu nedenle genel anlamda devlet ve düzen ile işçiler-emekçiler, bu gün üzerinden geri adım atmamak, tarihsel-geleneksel tutumlarını daha kararlı bir biçimde sürdürmek kararındadırlar. Özellikle 1 Mayıs 1977'ten sonra genel eğilim bu olmuştur. Bu durum bu yıl için de geçerlidir.

AKP hükümeti, işçi ve emekçi düşmanı kimliğini bir kez daha gösterdi. 1 Mayısı Emekçilerin bayramı vesilesiyle "tatil günü" olarak kabul etmedi. Yine sendikaların 1 Mayısı Taksim Meydanında kutlama taleplerini de açık bir biçimde reddetti. Bunda şaşılacak bir yan yok... AKP hükümeti, 12 Eylül rejimine, esas iktidar ve düzen güçlerine bağlılığını kanıtlamada, yeri geldiğinde onlardan daha devletçi ve resmi-geleneksel çizgiye bağlı olduğunu göstermede bunu bir fırsat olarak kullandı: "1 Mayıs yasak!"

Tabii, bunu yaparken işçileri ve emekçileri çocuk yerine koymayı da ihmal etmedi: 1 Mayısı "Emekçi ve Dayanışma Günü" olarak resmileştirmek için kararnameyi imzaya açtıklarını duyurdu. Bu, içi boş bir kandırmacadır. İşçiler zaten yüz yıldan fazla bir süredir, 1 Mayısı Mücadele, Birlik ve Dayanışma Günü olarak algılıyor ve kutluyorlar. Bunu yeniden, hem de söz düzeyinde bile daraltarak, mücadeleci özünü gözlerden kaçırtarak resmileştirmenin göz boyamaktan başka bir anlamı olabilir mi? Kısacası devlet ve düzen cephesinde 1 Mayısa yaklaşımda "Yeni bir şey yok", geleneksel yasak, bastırma ve ezme politikalarını bu yıl da tekrarlayacaklardır!

DİSK ve KESK, 1 Mayısı Taksim Alanında kutlama kararında olduklarını açıkladılar. Türk-İş ise Başkanlar Kurulu'nun yayınladığı bildiride bu kararı desteklediklerini belirtmekle birlikte Taksim'de gerçekleştirilecek kutlamalara devletin yasakçı tutumuna rağmen katılıp katılmayacağını net bir biçimde ifade etmekten kaçınıyor. Türk-İş yönetiminin kararlı, devlet ve düzeni cepheden karşılayan bir tutum takınması mümkün değildir; bu, bugüne kadar sergiledikleri pratikle sayısız kez doğrulanmıştır! Aynı şekilde DİSK ve KESK yönetimlerinin, devlet ve düzeni cepheden karşılama, devrimci bir sınıf çizgisini izleme konusunda başarılı, güven verici bir çizgi ve pratik sergilemedikleri bilinmektedir. Ancak özellikle tabanda gelişen devrimci sınıf hareketi bu sendika yönetimlerini zorlamakta ve belli kararlara zorlamaktadır. Bu 1 Mayıs onlar için de yeni bir sınav olacaktır. Bu, 15 Nisan eylem kararının iptal edilmesinde önemli bir rol oynayan KESK için daha bir geçerli bir durumdur!

Aslında SSGSS Yasa tasarısına karşı geliştirilen işçi ve emekçi eylemleri, sınıf hareketinin geleceği açısından önemli ipuçlarını veriyor. 13-14 Mart, 1-6 Nisan eylemleri önemli bir gücü açığa çıkardı. Ancak bu eylemler SSGSS yasasının Meclisten geçmesini engellemede yetersiz kaldı. 15 Nisanda öngörülen eylemin iptal edilmesi sendika yönetimlerinin nasıl devrimci sınıf hareketi önünde aşılması gereken barikat işlevini gördüğünü bir kez daha gösterdi. Genel grev çağrıları ve tartışmalarının gündeme girdiği, daha etkili ve güçlü eylemlerin devreye girmesinin bir zorunluluk haline geldiği bir dönemde, daha önceden planlanan 15 Nisan eyleminin çok sudan gerekçelerle iptal edilmesi, devrimci işçi hareketinin sorunlarının ne olduğu sorusunu bir kez daha gündeme dayatmıştır!

Sorunun özü şu: İster ekonomik demokratik bir talebin gerçekleştirilmesi olsun, isterse politik bir talebin gündeme taşınması olsun, devrimci tutum ile reformist-düzen içi tutum ve bu ikisi arasındaki çatışma kendisini çok şiddetli bir biçimde dayatmaktadır. Yüzü düzene dönük olan sendika ve partilerin emekçilere, işçi sınıfına verebileceği, kazandırabileceği bir şey yoktur! Devrimci çizgi ile reformist çizgi arasındaki yaşamsal ayrım, son olarak SSGSS'ye karşı mücadele sürecinde ve bu sürecin etki ve zaaflarında bütün netliğiyle ortaya çıktı. Aynı saflaşma ve ayrım noktasının 1 Mayıs ve kutlamalarına bugünden yansıdığını belirtmek, sadece bilinen gerçeği tekrarlamak olacaktır!

Buradan çıkan sonuç ve ders çok açıktır: Reformist ve düzen içi çizgi, eğilim ve örgütlere karşı kararlı bir ideolojik mücadelenin yanı sıra, devrimci çizgi ile reformist çizgiler arasındaki derin farklılığı yaşam ve mücadele sürecinde sürekli göstermek ve bu farklılığı gölgeleyecek tutum ve pratiklerden özelikle kaçınmak önemli ve gereklidir! Bu yaklaşımla, işçi ve emekçilerin, devrimci sınıf hareketinin uzun solukluluğu ile düzen içi eğilim ve hareketlerin düzen çizgileriyle sınırlı solukluluğu arasındaki farkı yaşam pratiğinin içinde kendi öz deneyimiyle görebilsin ve kavrayabilsinler...

Yine son işçi ve emekçi eylemlerinde ortaya çıkan başka bir sonuç da devrimci sınıf hareketinin ihtiyaç duyduğu öncülük sorunudur! Kendisini devrimci parti ve örgüt olarak tanımlayan hareketler var; ama sınıf pratiği de gösteriyor ki, bunların varlığı, sınıf hareketinde devrimci öncülük sorununun tam anlamıyla çözülmesi anlamına gelmiyor! Belli ki bu alanda daha çok mücadele vermek, özellikle tabanda, işçi ve emekçiler üzerinde ilkeli, sabırlı ve planlı çalışmalar yapmak gerekiyor! Esas olan budur ve güncel mücadeleler, 1 Mayıs türünden önemli günlerin pratikleri bu hedef bağlamında olmak durumundadır!

Türkiye işçi ve emekçi hareketi, reformist-düzen içi sendikalar, parti ve eğilimlerin etkisi altındayken, Kürdistan ulusal kurtuluş hareketi, emekçi ve işçi potansiyeli İmralı teslimiyet ve tasfiyeci çizgisinin denetimi ve egemenliği altındadır. Reformist sol ve sendika yönetimi ile Kürdistan tasfiyeci hareketinin aynı dalgada buluşmaları, bunu sık sık tekrarlamaları ve giderek bir "Çatı partisi" altında buluşma çabasını sergilemeleri şaşırtıcı olmamalıdır...

DTP, 1 Mayısta Taksim meydanında olacağını açıkladı! Bu, her şeye rağmen olumludur. Eyleme geçen emekçi ve işçileri tam anlamıyla denetlemeleri mümkün değildir. Bu nedenle meydanlara çıkan işçilerin ve emekçilerin düşüncelerinde yeni ufukların açılacağı, yeni deneyimler kazanacağı, devlet ve düzen ile bir kez daha yüzleşeceği, bunun öğretici sonuçlarının olacağı çok açıktır! Bütün Kürdistan işçi ve emekçilerinin, metropollerdeki halkımızın, yurtseverlerin en etkin ve en geniş katılımla 1 Mayıs alanlarına koşmalarını istemek, bunu daha örgütlü ve devrimci temellerde yapmak çok önemlidir! Unutmamak gerekiyor ki, dayanışma ve büyük mücadele birlikleri bu tür pratik mücadeleler, onların birikimi ve deneyimi üzerinden inşa edilebilir, geliştirilip büyütülebilir!

Kuşkusuz DTP'nin 1 Mayısa yaklaşımı ilkeli değil, pragmatiktir, kendini düzene kabul ettirme çabasının bir parçasıdır! Bunu bilmek ve katılımlarının esas nedenini unutmamak gerekir. Bu noktada teslimiyet ve tasfiye değirmenine su taşımamak gerekir; safların, devrimci ve tasfiyeci safların bulanıklaşmasına izin vermemek gerekir! Bununla birlikte Kürdistan emekçi ve işçilerinin, özel olarak 1 Mayısa katılımları doğrultusunda etkin bir çaba göstermek devrimci yurtseverliğin ertelenmez güncel görev ve sorumluluğudur!

Devrimci kararlılıkla 1 Mayısa, 1 Mayıs Alanlarına! İstanbul'da Taksim Meydanına!

22 Nisan 2008

SSGSS'ye Karşı Mücadele! / M. Can YÜCE

AddThis Social Bookmark Button

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununa karşı işçi ve emekçilerin mücadelesi sürüyor... En son Kadıköy'de gerçekleştirilen eylem 20 binin üzerinde işçi ve emekçinin katılımıyla gerçekleşti.

Devamını oku: SSGSS'ye Karşı Mücadele! /  M. Can YÜCE